sarajevo boyunca tuhaf bir geçiş – durmaksızın

1970 yazı. Aküyle pek bir derdimiz oldu. Miadını doldurmuş gibi görünüyordu. Arada bir arabayı çalıştırmayı başarıyordu ama genelde motor son nefesini verircesine bir hırıltı çıkarıyor, biz de el frenini indirerek arabayı bir şekilde hareket ettirmekte başarılı olacağımız eğimli bir yere arabamızı park ediyor ve ardından vitesi ikiye atıp arabayı hızlandırıyorduk.

Bu şekilde yolculuğun kendine has bir zevki de vardı! Ölüm dirim arasındaki akü bazen ilk denemede arabayı çalıştırmayı başarıp öyle bir sabahı resmi geçite çevirse de yolda kalıp kalmayacağınızdan hiçbir zaman emin olamazdınız. Yeni akü almadık çünkü bir şekilde yine de eskiyeceğini düşündük. Yolculuk boyunca doldurmakla, yiten enerjisini geri döndürmek… O yaz günler, haftalar böyle geçti.

Otomobilli bir Sisisof’a benzeyene dek saatlerce bu hurda arabayı itekledim. Kıyı boyu farklı farklı şehirlerde arabayı nasıl ittiğimi gören tanıdıklar, ortada yeni bir sosyal yarışın olduğunu ya da “Yuvoslavya boyunca araba itekleme” gibi bir bahsin söz konusu olduğunu düşündüler. Bazen bana yardım ederler de biz de arabayı yolun bir kısmında beraber iter, eski güzel günleri konuşurduk, eşim nihayetinde motoru çalıştırmayı başardığında ise hemen yanındaki koltuğa atlayıp yola devam ederdik.

Ama işte yaz sonunda, nihayetinde akü kendini bıraktı. Ston’da, yağmur altında çaresiz kalakaldık. Arabalardan anlayan nazik bir adam, arabanın arka kapağını açtı ve ben böylece motorun sandığım gibi önde değil, arka tarafta olduğunu öğrendim. İçeriden iki uzun tel çekip aldı ve onları kendi aküsüne bağlayıp bizim motoru çalıştırdı ve Belgrad’a kadar motoru asla kapatmamızı söyledi ama bu arada ne oldu! “Arabayı hiç durmadan sürün… eğer eve varmaya niyetiniz varsa!” dedi!

Orman boyu giden yağmurlu bir dağ yoluna yöneldik. Arabaların içi kuru ve güvenliydi. Ormanın derinliklerinde kıvrıla kıvrıla giden yolu tırmandık. Dağdan inen derelerin çevrelediği yolun sonundaki kafeden bize pişmiş kuzu eti verdiler, İvan Dağı’nda köy çocukları arabanın ardından koşarak meşe kabuğundan yapılma sepetler içinde bize erik sattılar. Erikler oldukça koyu renkli ve sert, yaz sıcaklığının azaldığı geceden daha bulanıktı. Gelecek yaza denize giden yolu bulalım diye erik çekirdeklerini pencereden ata ata kasvetli ve sırılsıklam arabaların katarında Sarajevo’ya girdik.

Oydu sanki bir rüyada gibi… Bu şehri sık sık rüyamda görürüm. Sokaklarından geçerim, kimse beni artık tanımaz, konuşmalara kulak kabartırım ama hiçbir şey diyemem ve sonra her şey hiçbir iz bırakmadan kaybolur. Uyanırım. Saraybosna buradaydı yani, yanı başımda. Onun ıslak asfaltının rengi, Park Kafe’nin nemli şemsiyeler altındaki tanıdık yüzleri… Saraybosna… öğleden sonra saat beşte. Beyaz şampanyada bir an buz görürüm, garsonun dudaklarında bir kıpırdanma, alından hızla savrulmuş bir tutam saç, haftalık gazeteleri açmak. Arkadaşları görür ve onlara pencereden seslenirim ancak şehrin çıkışına doğru milim milim ilerleyen arabaların motor sesinden beni duyamazlar. Onları ben olmadanki hayatlarında görürüm… Bugün bir yabancıya kiralanmış bir çocuk odasının kapı deliğinden bakmak gibi: bu o aynı boyadır duvardaki, bahçedeki kestane ağacına bakan pencere, yağlı boyayla boyanmış yerler, mavimsi bir tavan… ama içerisi bir şekilde tanıdık gelmiyor; yabancı eşyalar ve başkasının çocuğu… yemek kokusu yabancı.

Benim eski ayakkabılarımın ışığıyla insanları kendine çekmeyi bir zamanlar böylesine eşsiz bir şekilde akıl eden Hipotekarna Banka’nın önünde temizlikçinin ayakkabısına bakarım. En azından kısa süreliğine. Şık bir yoksulluk hissi. Şehir kaçkınını ve onun muhatabıyla tükenmez diyalogunu görür, onun dudaklarından okurum o çılgın sözcüklerini (mutluluğun unutulmuş şifresi). Sonra çiçek buketleriyle ellerinde ziyerete giden bir aile; hasır şapkası ve yıpranmış ipek cüzdanıyla yaşlı Saraybosna kadınlarını da görmek bir de; o izbelerinden çıkar, para çıkarır, yeşillik ve balık kafası alırlar – balkonlarında her yıl bekledikleri dehşetli kış için kesilmiş üç kütük bulunan üç katlı evlerindeki yaşlıları da görürüm.

Kavşakta trafik polisinin geçiş izni vermesini beklerken ilk aşkımı görüverdim ve ona seslenmek istedim. Benim tarafa doğru baktı ama beni göremedi çünkü silecekler yüzümü silmişti.  

Şehre doğru ağır ağır ilerlemeye devam ettik. Bir avarenin adımlarında hızlı değildik, Allahın belası akü yüzünden arabayı durdurmak cüretinde bulunmadık ki ben o sırada ben panik içinde günün birinde bana lazım olabilecek ve benim için hoş olabilecek şeyleri daha çok hatırlamaya uğraşıyordum. O sabahlar hakkında, belki, traş vesilesiyle aynada yüzünüze bakar ve ama parmaklarınızın arasında başkasının sert sakallarını hissedersiniz. Bütün o sislerin içinde çıkan evler, geçitte gördüğüm o yüz, 15’li yıllarımdan o tatlı sıkıntımın ve mutluluğumun çizildiği o duvarlar ki bunlar eminim ki bir gün bana lâzım olacak ama aniden sesi giden bir televizyon programı gibi bütün bu görüntüler durdurulamaz bir biçimde camın ardından akıp giderken onları nasıl tutacağım ki.

Kasvetli Avusturya Macaristan Lisesi önünden geçiyor, ardından sahile doğru dönüyoruz ve ben tekrar taşkın nehrin kırmızı boyasını tanıyıveriyorum – tepenin izleri erken sonbahar yağmuruyla yıkanmış. Komik, şatafatlı sütunlarıyla eski, kaliteli tiyatro da burada, onun arkasında ise unutulmuş bir galadan kalma siyahlar içinde yitip gitmiş kadınların yüzleri parlamakta ve arkadaşım Sead – profesyonel bir figürandır avareler, berduşlar, ibneler, lezbiyenler, sefil kalabalıklar ve gölgeler içinde avcılar arasında ve dünyanın geri kalanının aşık olduğu o ayartıcı kadife ses: tiyatro!

Mortu çekmiş aküsüyle durdurulamaz eski araba beni şimdi 1953 Sarajevo sonbaharına, Sead’ın geçinmek için taklit bir kontrbasa aptal gibi vurup durduğu komik bir tiyatro oynunda oynadığı vakitlere götürüyor.

Bir gece, bir galeri beni çekiyor ve onu bir balede görüyorum (oyunun adını hatırlamıyorum artık – her balet bir diğerine benziyor ve tam tersi!). Aynalı kurabiyeye benzeyen şahane, renkli bir kontrbasa vuruyor. Kontrbasın telleri gerçek tel yerine ipten. Ve böylece galeride, tamamen karanlıkta, alçı kemerli sahnenin altında yalandan bir müzisyen, yalandan bir enstrümanla parmaklarının arasında bizim sinyali ıslıkla çalmaya başlar. Burada, salonda olduğumu bilmesini, ıslık işaretinin yardımıyla bunu idrak etsin istedim ki bu yüzden ne sahnedeki yığın dolusu oyuncağın ne de güçlü bacaklı balerinleri ayırdına vardım. Sadece onu, tiyatroda ve hayatta kendi acınası durumunun yanında dünyada en önemsizlerin en önemsizi olan ancak kendinden emin şekilde oyun boyunca en önemliymiş gibi -sanki oyunun kozmosun, şehrin ve sanatın merkezi gibi – dalga geçen bir figüranı izledim. Sadece kendi duyduğu bir melodinin keyfiyle kontrbastaki yalancı teli büyülenmişçesine kopardı. O melodiyi ben de duydum: gök gürültüsü gibi bir sesi vardı ve bir çocuğu bir kovboy filmine sokmayı başarana dek insana işleyen sözleri. Ben ise Dimitri Tjomkina’nın müziği temelinde cennetin renklerini düşünerek Imperial Oteli’nin önünde dikiliyordum. Başkaca biri de yoktu. Yıpranmış diz hizası pantolonlar ve öğleden sonrası sıkıntısı o dilsiz müzikte ve yolculuktaki ünlülerin ve güzel kadınların gelip geçtiği Hotel Evropa’nın büyük cam kapısıdaki gıcırtısı belki ve kapılarda umutsuz bekleyişler vardı o duyduğum melodide. Sonra daha fazla gidecek yer kalmadığında ve tek başına da çalacağına inanarak parmaklarında yolculuk arzusuyla kontrbasta çalarken (senfoni orkestrası aşağıda, karanlıkta onun çılgın rüyasını takip ediyordu) ve diğer tüm ritimlerden ayrılan hayatın kendisine figüran rolü verdiği 15 yaşında bir çocuğun fısıltısı vardı.

Işık, parmaklarıyla gergin halatları koparan, tek başına müzik yapacağına inananarak kendi yalandan yeteneğiyle – herkese rağmen!- büyülenmiş çocuğun bu büyülü görüntüsü altında patladı.

Orkestra ne kadar gürültülü olsa da trambonun öksürüklü hırıltısından ve balerinlerin puantlarının sahnedeki tıkırtısından ayırt edebildim yine de gergin ipin kartondan gelen o boğuk sesini ki onda bir çılgınlık vardı, sonra sessiz bir mutluluk, delilik, aptalcasına mutluluk, bir mutluluk…

Otomobil eski tiyatronun etrafından dönerken tekrar o ışık bir yerden belirdi ve o ışığın altında genç kontrbas virtüözü Sead belalara ve sefaletine sırıtarak ortaya çıkıverdi; o an onun küstahlığını hissettim, sahte müzik yaşayan dünyaya döner, gülüşün bir anlamının olduğu yerden.

Birbirinin içine geçmiş Sarajevo sokaklarında daireler çize çize şehirden Belgrad’a giden otobanı bulmaya çabaladık. Arabadan inebilir ve herhangi bir duvara dokunabilirdim, bir ağaca, taşa, bir kola, yüze ama yapmadım. Çünkü bunu yapacak olsaydım kendi yoluma devam edemezdim. “Bir şey karanlıktan seslenmiş: Kim ki bu çakılı alır götürür, o kişi bunu yaptığına pişman olur. Kim ki bu çakılı alıp götürmez, o kişi bunu yaptığına pişman olur.” Düşünmüş: “Pişman olacaksam neden onu alıp götüreyim?” Demiş: “Ver bir tane de götüreyim?” Karanlıktan dünyaya geri döndüklerinde çakılların hepsi mücevhere dönüşmüş. Çakıllardan hiç almayanlar oradan hiç çakıl getirmediklerine, çakıllardan alanlar ise neden daha fazla getirmediklerine pişman olmuşlar.

Sonunda çıkışı bulduk ve Sarajevo artık geride, en sonunda arkada, biraz sonrasında altımızda, bembeyaz bir sisin yayıldığı bir havzada. Yol açıktı, akü boş, yolculuk belirsizliklerle dolu.

Her şeyden kötüsü de sigara içeceğimiz geldiğinde ne sigarayı yakabileceğimiz bir kibritimiz vardı ne de bir kibrit almak için durmaya cesaretimiz.

MOMO KAPOR


Not: Bu öykü Momo Kapor’un Sarajevske Price adlı kitabından alınmış olup tarafımdan çevrilmiştir. İzinsiz kullanılması yasalara aykırıdır.