Prizren – Rufai Tekkesinde Hz. Ali'nin Doğumu kutlaması – 2

İçeri giren şeyh karşılanıyor.

şeyhin oğullarından ikisi (sarıklı olanlar) Gün boyunca tekkede müthiş bir ağırbaşlılık, mütevazi ve saygı gösterdiler.

Şeyh içeri girdikten sonra postuna yerleşti ve öncelikle selamlama konuşmasını yaptı. Aşağıda gördüğünüz fotoğrafta gelenleri karşılayıp onlarla ilgilenen dervişin yazdığı selamlanması gereken kişiler listesini görüyorsunuz. En başta Norveç Büyükelçisi var.

Şeyh postun üstünde, dervişler de bu postu merkez alarak hilal şeklinde oturmuş hâldelerdi. Şeyhin selamlama konuşması bittikten sonra dervişler hep birlikte salavat getirdiler, salavatı küçük dervişler Fatiha Suresi ile tamamladılar. Ardından “estağfirullah’el azim” gayet yavaş bir ritimde bir ağızdan okundu. Bu zikir de Fatiha Suresi ile bitirildi. Bundan sonra bir zikr daha vardı ancak bunun ne olduğunu anlayamadım ne yazık ki. Ama, estağfirullahel’azim” zikrinin birkaç kez daha çekildiğini anlayabildim.

Bundan sonra şeyhin önüne küçük bir sehpa kondu, şeyhin önünde yaşlı dervişlerden birkaç kişi oturdu. Şeyhin sağında ve solunda İstanbul’dan ve Kosova’nın başka bölgesinden gelen hocalar bulunmaktaydı. Zaman zaman birlikte, zaman zaman mikrofonu birbirlerine devrederek Mevlid’i ve ellerindeki defterden zaman zaman yardım alarak başka duaları okudular.

merhaba bahrini buradan dinleyebilirsiniz.

sağda, şeyhin oğlu Cihan’ı görüyoruz.

Mevlit bittikten sonra herkese şeker dağıtıldı.

Derviş ve misafirlerin arasında dolaşarak şeker ikram eden derviş, daha kısa ve kolay olması açısından (ikinci kata çıkabilirdi ancak yer darlığı ve kalabalık nedeniyle herkese tek tek ikramda bulunması mümkün değildi) zarif bir hareketle her iki yana, ikinci katta oturan hanımlara elindeki şekerleri zarif bir hareketle fırlattı. Tören sonrasında şeyhin gazetecilerde yaptığı sohbette doktor olduğunu öğrendiğim Karadağ’dan bir misafir hanım, dervişin şekerleri havaya fırlattığını gördüğünde çok şaşırdığını ve aklında canlanan tek görüntünün kendi düğünlerinde havaya atılan şekerler olduğunu gülümseyerek söyledi.

ayin süresince kendisini çok düşünceli gördüğüm üniversite öğrencisi Belgradlı arkadaş.

misafirlerin hepsi büyük bir ciddiyet içindeydi.

araştırmacılar sürekli not aldılar.

kıyam zikrinde ikinci kattaki hanımlar da ayaktaydı.

Kıyam zikri olarak ifade edildiğini öğrendiğim bölüme geçildiğinde dervişlerin hepsi ayağa kalktılar. Zikre bir başağın rüzgârla sallanması gibi sağa ve sola sallanarak devam ettiler. Ritmin ve zikrin arttığı aşamada şeyh, hazır olduğunu düşündüğü dervişleri yanaklarından şişledi. Bunu yaparken de şişlenen dervişleri özellikle yabancı misafirlerin netlikle görmesine dikkat etti. Bu bölüm ritmin en yüksek olduğu, tekkedeki herkesin elleri göğsüne gitmiş hâlde zikre yüksek sesle katıldığı, kimilerinin gözlerinden yaşlar akarak dualar fısıldadığı dakikalardı.

Tören bitiminde avluda şerbet ikramı oldu. Ben salonun diplerinde olduğum için avluya geçmem uzun zaman aldı. Avluya çıkmak için ayakkabılarımı aramak da vaktimi oldukça aldı. Herkes çıkıp ayakkabılığın önü boş kaldığında ayakkabılarımı bulabildim. Dolayısıyla, bu yıl, bırakın şerbet ikramı sırasında fotoğraf çekebilmeyi, bir bardak olsun içemedim dahi!

Avluda dervişler, aileleri ve misafirler bir arada uzun bir sohbete başlamışlardı. Yabancı misafirler, gazeteciler ve araştırmacılar şeyhin misafirlerini ağırladığı odaya çoktan geçmiş, şeyh ile sohbete başlamışlardı.

Bir saat kadar süren sohbette misafirlerden birinin masada Mesnevi’yi görmesi üzerine Mevlana’nın “gel, gel ne olursan ol, yine gel” sözlerinden alıntılarla İslam’ın evrensel hoşgörüsü, Allah’ın birliği, O’nun her şeyin yaratıcısı olduğu, bizim O’nun yarattığı şeyleri sadece keşfettiğimiz, insanın Allah’ı bulabilmesi için öncelikle kendisini tanıması gerektiği vs. konular üzerine konuşuldu. Bu konuşmalar tekke özelinde değil, genel olarak İslamın insanları, dünyayı ve yaratıcıyı nasıl gördüğü üzerine şeyhin bolca açıklamalar yapıp örnekler verdiği, misafirlerin zaman zaman soru sorduğu, katkıda bulunduğu bir sohbet hâlinde gerçekleşti. Misafirler, şeyhin sözlerinde tekkenin ve İslamın yaşama bakış açısını yakalayabilmek ve birkaç saat önceki ayinde ne ve neden olduğunu doğru şekilde anlayabilmek için sohbete katılma değil, sohbeti dinleme eğilimindeydiler. Bu sırada çaylar gidip geliyordu. Amerika’dan gelen arkadaş ise en net ve aydınlatıcı soruları sordu. Onun sorduğu sorular sayesinde tekkenin tarihinin Osmanlı döneminden itibaren başladığını, yaklaşık iki yüz yıl ve dört nesildir şeyhliğin aynı aile içinde babadan oğla devredildiğini öğrendik.

Şeyhin odasından ayrılırken sanıyorum ki hem törene katılmaktan hem de dervişler ve özel olarak da şeyh tarafından ağırlanmış olmaktan herkes oldukça memnundu. Teşekkürünü eden ve memnuniyetini dile getiren herkesten şeyhin ricası yanlış bir şey yazıp insanları yanıltmamak için dikkatli olmaları ve hazırladıkları yazıları arşive konması için kendisiyle paylaşmaları oldu.

Çıkışta hem dervişler hem de şeyhin eşi tarafından uğurlandık.

Bakalım seneye, aynı gün nerede olacağım…