Kosova – Sırbistan Arasında (Hayır Orası Sınır Değil!)

Kosova’dan Sırbistan’a ilk geçişim polisin dikkatsizliği sayesinde oldu. Ben bunu sonradan öğrendim… sınırdan geri çevrildiğim vakit.

Balkanlarda otobüsle ya da arabayla yolculuk yapanların bilmesi gereken önemli konulardan biri, Kosova’ya giriş yaptıktan sonra direkt Sırbistan’a giriş yapılamayacağı. Yani diyelim ki Sırbistan dışında herhangi bir ülkeden Kosova’ya giriş yaptınız ve şimdi de Kosova’dan Sırbistan’a geçmek istiyorsunuz. Haritayı açtınız, baktınız. Priştine’den yaklaşık 45 dakika uzaklıkta Merdare sınır kapısı sizi bekliyor ya da otobüs durağına gittiniz, biletinizi aldınız. Çok güzel. Yolculuk için hazırsınız! Gecenin bir yarısı otobüsten indirilip öylece kalakalmaya hazır olun…

Neden?

Bu soruyu, ben de bana “geçemezsin” diyenlere sormuştum hemen. Neden? Pasaportum var, kimliğim var. Yeterli param var. Kaçak değilim. Her şey yasal. Neden geçemiyorum. Çünkü geçemiyorsun. Çünkü orası Merdare. Çünkü orası Sırbistan…

İlk deneme

Kosova’dan Sırbistan’a ilk geçişimde herkes bana “geçemezsin” dedi, “başka bir kart vs bir şey var mı?” Çalışma izin var, dedim… Emin olamadılar ama yine de “geçersin” diyen olmadı. Belgrad’da bir sınava girecektim, gitmek zorundaydım yani. Ben de şansımı denemek istedim. Yanımda öğrencim de vardı.. dil biliyordu ve bir şey olursa beni yalnız bırakmayacaktı. Otobüste ben dahil dört – beş kadın vardı sadece. Geri kalanı çoğunlukla genç, sırt çantalı erkeklerden oluşuyordu. Bir otobüs dolusu erkek… nasıl diyeyim, gözüme biraz tekinsiz göründükleri için otobüsün silme erkek dolu olduğunu fark etmiştim. Nasıl bir tesadüf diye kendime sormuş, cevap bulamamıştım. Cevabı sonradan öğrenecektim. Polis kontrolü sırasında pasaportumu çantamdan hiç çıkarmadım. Çalışma izni kartım, Kosova kimlik kartıyla çok benziyordu. Onu verdim. Sınır kalabaktı ve polisler yorgun. Otobüse gelen polis bıkkınlıkla ve hızlıca kartları topladı. Herkes kimlik kartını vermişti. Şimdi polisin elinde bir tomar aynı boyutta kart vardı. Kosova tarafından böylece çıktık. Sırp tarafında da polis yine herkesin kartını topladı. Burada işlemler biraz daha uzun sürdü. Otobüs kalabalık ve gerçekten havasızdı. Bense kafamı kaldırıp polislerin işlem yaptığı kulübeyi görmeye çalışıyordum. Bazı yolcuları dışarı çıkardılar, otobüsten çantalarını ve tüm eşyalarını almalarını istediler. Bir saate yakın süre sonra bir polis, elinde bir kâğıt tomarıyla döndü. İsimler okundu, kâğıtlar ve kimlik kartları teslim alındı. Benim de adım okunduğunda sınırı geçtiğimi anladım. Elime verdikleri kâğıda baktım, hiçbir şey anlamadım. Sırbistan’a girişi için izin kâğıdıymış. 15 gün süre vermişler. Sırbistan’a kimlik kartıyla giren her Kosovalıya Sırbistan’da 15 gün izin… Bana da Kosovalı gibi işlem yaptıklarını fark ettim… yani kimlik kartları -tepesinde yazan “yabancılar için” ibaresi dışında- aynı olduğu için polis hata yapmıştı. Dönüşte ise sadece bize verilen kâğıtları ibraz etmemizi istediler. Böylelikle Kosova’dan Sırbistan’a ilk geçişimi gerçekleştirdim.

İkinci geçiş

İkinci geçişimde de ilk yöntemi denemek istedim. Otobüs muavini ve şoförü geçemezsin, kabul etmezler, dedi. Ama sonradan “hele bir dur bakalım” dedi. Şoför koltuğunun arka tarafındaki yerimi aldım. Sınıra gelene kadar çok stresliydim. Priştine’yi geçtikten sonra otobüs birkaç dakikalığına bir fırının önünde durdu. Muavin koşarak gitti ve üç torba dolusu börek ve yanında da meyve suyuyla koşarak döndü. Sınıra gittiğimizde ise otobüs şoförü, muavini ve polisler arasında bir bayram havası yaşandı. Sarıldılar, öpüştüler. Bu arada muavin bir çocuk sevinciyle âdeta sekerek elindeki börekleri (yazarken canım çekti valla, gerçekten çok leziz görünüyorlardı, hâlâ unutmadım) polis kulübesine götürdü. Kimlik kartları toplandı. Beni dışarı aldılar. Polis, durumu İngilizce anlattı. “Burası sınır değil, Sırbistan’a giriş yapmamışsın, buradan geçemezsin.” Belgrad’a bir işim olduğu için günübirlik gittiğimi, beni orada beklediklerini (yalan!) anlattım, kim diye sordu, Belgrad filoloji fakültesinin internet sayfasında gördüğüm birkaç ad aklıma geldi birden, onları sıraladım hızlıca… Bu arada şoför lafa girdi. Sırpça konuşuyorlardı. Her şeyi anlamadım. O vakitler Sırpçam şimdikinden çok çok kötüydü. Anladığım tek şey, şoförün son sözüydü: “dalavere olmadan hayat geçmez.” Sonra kahkahalar patladı… polis, bu son dedi, bir daha geçemezsin. Tamam, dedim. Muzaffer bir edayla otobüse döndüm. Böreklerin hatrına polisler beni görmezden gelmişti.

Çekirge bir zıplar, iki zıplar

Artık kimlik kartını kullanmanın yolu yoktu. Polisler beni biliyorlardı, zaten bir kere izin de vermişlerdi… Priştine’den sonra muavine yanaştım, durumu anlattım. Yolculuk öncesinde şoför ya da muavine danışmak, hangi ülkeden pasaportunun olduğunu söylemek yararlı oluyor. Çünkü onlar yolculuk boyunca çıkabilecek problemleri biliyorlar ve seni uyarıyorlar. Muavin, bu akşam sınırda görevli olan polislerin biraz aksi olduğunu, geçmem için yardımcı olamayacağını, durumu yola çıkmadan önce söyleseydim beni otobüse almayacağını söyledi. Ama artık çok geçti, sınıra yarım saat kadar yol kalmıştı. Sırbistan tarafında kimlik kartları ve pasaportlar toplandıktan sonra bir polis otobüse girip yüksek sesle adımı söyledi. Ayağa kalktım, herkes bana bakıyordu. Biliyorlardı ne olduğunu, olacağını. Herkes alışmıştı buna. Bu kez kimin başına geldi, diye bakıyorlar ve aralarında aşağı indirilen yolcunun hangi ülkeden olduğunu tartışıyorlardı sadece. Polis pasaportumu gösterdi, Sırbistan damgası yok dedi. O sırada yanıma Türkçe bilen bir yolcu geldi, “bilmiyor musun, sen böyle geçemezsin” dedi. Ses etmedim. Muavin de çaresiz gözlerle bana bakıyordu. “Çantanı al otobüsten” dedi polis. Aldım. Otobüste herkes bana bakıyordu. Ezberlemişlerdi bu sahneleri. Kimileri gülümsüyordu. Anlam veremediğim tek şey buydu.

İndim. Muavin ile selamlaştık. Özür diledi. Sırbistan’dan Kosova’ya gelecek olan ilk otobüsün saati ve adını söyledi, o otobüsle dönmemi salık verdi. Sınıra yakın bir yerde restoran vardı. Oraya git dedi, taksi ile geç, beş eurodan daha çok verme. Tamam dedim. Onun suçu yoktu bu işte. Polis beni bir kulübeye götürdü. Neden geçmek istediğimi, nereden geldiğimi, ne iş yaptığımı falan sordu. Kulübede iki polis daha vardı. Türkiye’den olduğumu duyunca polislerden biri bilgisayar başında yaptığı işi bırakıp bana döndü ve Türk dizilerinde hep çok üzgün ve güzel bir kadının başrolde olduğunu, üzgün bir Türk kızı görmeyi içinin kaldırmadığını söyledi. Sırpça konuşuyorduk ve ben o ilkel Sırpçamla üzgün olmamın nedeninin şu an burada yaşadığım problem olduğunu, geçmeme izin verirlerse üzgün Türk kızı görmek zorunda olmadıklarını söyledim. Her ne demekse bu laflar… şimdi düşünüce bu cevap çok saçma geldi. Neyse… izin vermediler. Burada bu olaylar sık yaşanıyor olmalı ki sınırda taksiler bekliyor. Bir tanesi ile pazarlık yaptım. Beş euro istedi, üç euroya anlaştık. Restorana döndüm. Restorandakilerle aynı dili konuşmuyorduk. Ama garsonlardan biri benim Türkçe konuştuğumu anlayınca bana “ev gibi otur” dedi. Gözlerim doldu. Çay getirdi. Orada üç dört saat oturdum galiba…

İnat

Gelen otobüs önce Priştine’ye, oradan Prizren’e geçecekmiş. Sanıyorum ki beni sınırda bırakmak zorunda kalan muavin, bu otobüse telefon etmiş ve beni almalarını söylemiş. Adama Priştine’de inmek istediğimi söyleyince şaşırdı, Prizren’e gitmiyor musun dedi. İş inada binmişti. Hafasonu için gezmekti planım. Bir günü kaybetmiştim, yarım gün zaten dönüş yolunda geçecekti ama ben bu sınırı geçmeye karar vermiştim. Priştine’de indim. Sırbistan’ geçebilmek için önce başka bir ülkeye geçmem lâzımdı. İlk otobüs Makedonya’yadı. Ama sabahı beklemem gerekiyordu. Otobüs istasyonunda ışıklar yanıyordu ve birkaç evsiz dışında hiç kimse yoktu etrafta. Korktum. Sonra bir bekçi ve içeride bir yerde oturan bir kadın gördüm. Sohbet ediyorlardı. Bekçi bir şeye kızmıştı, Arnavutça “ben Arnavutum” diye bağırıyordu. Sabaha kadar da böyle söylendi durdu. Sabah altıda Makendonya otobüsüne bindim. Orada hemen Sırbistan’a bir bilet alıp sınırı sorunsuz geçtim.

Artık öğrendim

Kosova 2008′de bağımsızlığını tek taraflı olarak ilân etti. Sırbistan Kosova’nın bağımsızlığını hâlâ kabul etmiyor. Sırbistan’a göre burası “Kosovo i Metohija” (okunuşu Kosova i Metohiya). Sırbistan’a bağlı özerk bölge. Resmî ilişkilerini de bu kabule göre düzenliyor. Bu nedenle, Kosova ile Sırbistan arasında her türlü aracın geçişine izin verilen yerde, Kosova açısından bakınca sınır var, Sırbistan tarafından bakınca da aynı yerde gümrük dışında bir şey yok. Her iki tarafta da giriş-çıkış mührü vurulmuyor. İki tarafın polisleri de aynı yerde çalışıyorlar. Kosovalılar en fazla 15 gün kalmak şartıyla Sırbistan’a kimlik kartlarını göstererek girebiliyorlar. Sırbistan kimliği olanlar da kimliklerini kullanarak Kosova tarafına geçebiliyorlar. Anladığım kadarıyla Kosovalılara uygulanan gün sınırlaması da yok. Kosova’dan Sırbistan’a geçmek isteyen bir turisti ele alacak olursak, bu kişi Kosova polisten rahatça geçiyor. Pasaportu var, pasaportundan Kosova’ya giriş mührü var. Çıkabilir! Birkaç adım sonra Sırp polisi pasaportu kontrol ediyor. En son giriş mührü Kosova adında “hayali bir ülke tarafından” vurulmuş. Böyle bir ülke yok. Bir önceki ülkeye bakıyor. Bu turist Makedonya’dan Kosova’ya geçmiş olsun. Makedonya. Sırp polisine göre bu turist Makedonya’ya gitti ve resmî olarak hâlâ Makedonya’da, sonra ne olduysa bir şekilde buraya geldi. Artık uçakla mı atladı, ne olduysa… Buradan daha ileri gidebilmek için pasaportunda eksik olan resmî işlemi yaptırması, yani giriş mührü vurdurtması gerekiyor. E ama burası sınır kapısı değil, Sırp polisine orası Sırbistan topraklarının orta yerinde bir bölge. Burada sınır olması saçma zaten, onlara göre. Bu nedenle turiste diyor ki “sınır kapısı olan bir yere git.” Kosova ile Sırbistan arasında bu geçiş olmadığına göre, komşu bir ülkeye geçip oradan Sırbistan’a geçmek yolu dışında bir çözüm kalmıyor geriye.

El salla…

Kosova’dan Sırbistan’a son yolculuklarımdan biri bu yolculuklardan en çok aklımda kalanı. En son Makedonya üzerinden geçerek Sırbistan’a, oradan da Kosova’ya geçiş yapmıştım. Yani Sırbistan’a göre hâlâ Sırbistan’daydım. Pasaportta bir sorun çıkmayacağı için otobüse bindim. Şoför de bir aksilik yaşanmasın diye dikkatle pasaportumu kontrol etti. Priştine’de otobüse binenlerden biri, saçları rastalı, sırtında çadırı, uyku tulumuyla genç bir turistti. Sanıyorum ki muavine ya da şoföre bir şey söylemedi. Normal şartlar altında da söylemeye gerek yok zaten… Ama otobüste oturan herkes, hepimiz bu adama baktık. Gümrükte neler olacağını hepimiz şimdiden merak etmeye başlamıştık. Gümrükte bu arkadaşı otobüsten indirdiler. İngilizce konuşuyordu. İngilizce konuşan polis aradılar bir süre. Biri geldi sonra. Ona durumu izah etti. “Burası sınır değil, Makedonya’ya git.” Ama neden, dedi turist. Cevap aynı cümle. Burası sınır değil. Çantalarını otobüsten almasını söylediler. Hepimiz nefes almadan otobüsün farlarının aydınlattığı turisti izliyorduk. Omuzları düştü. Şaşkındı. Otobüse döndü ve çantalarını aldı. Otobüsün yanında kalakaldı. Başını kendini izleyen meraklı gözlere çevirdi. Tam o sırada yolculardan biri “hadi sana güle güle” diyerek neşeyle el salladı turiste! O an kafamda bir şimşek çaktı, beni de otobüsten indirmişlerdi daha önce, benim de arkamda böyle bir uğultu yükselmişti otobüsün içinde. Korku, endişe, merak, hayal kırıklığı, ne yapacağını bilememek…  Keşke, dedim ah keşke şimdi şu turist bize bi el hareketi çekse…