danilo kiş – kısa otobiyografi

Danilo kiş, 15 ekim 2018’de bu dünyadan ayrılalı 29 yıl olacak. Pek çok ödülün sahibi. Kitapları pek çok dile çevrilmiş. “Yazıyorum çünkü kendimden ve dünyadan memnun değilim. Bu memnuniyetsizliği göstereyim ki bunu atlatalım istiyorum.” demiş. Ne yazık ki türkçede sesi pek de uzun soluklu olmamış. Kim bilir, hayata tutunabilme savaşını, kendinle mücadeleyi danilo kiş ile de yapabilirdik… Eksik kaldık. Ama iyi ki tanıştık.

İşte danilo kiş’in kendi sesinden…

“Babam, macaristan’ın batısında dünyaya gözlerini açtı ve joyce’un sayesinde leopold bloom olarak ünlenecek olan virag’ın doğduğu yerde ticaret akademisini bitirdi. Sanırım II. franz joseph’in entegrasyon politikası sonucu dedesi henüz çok küçük olan oğlunun soyadını macarlaştırmış. Aile tarihçelerinden pek çok detay kalmış olmasına karşın daima çözümsüz kalacak. 1944 yılında babam ve akrabalarının hepsi, hemen hemen hiç kimsenin dönmeyeceği auschwitz’e götürüldü.

Anne tarafında elli yaşında, intikamından bir türk ırz düşmanının kafasını kesen bir amazon gibi kendi kendine okuma yazma öğrenerek kutsal kılıcına bir de kalem ekleyen bir karadağlı kahraman da var. Bu açık ettiğim etnografik nadirlik yok olup gidecek, yani, benimle birlikte ölecek.

Ben dört yaşındayken (1939), macaristan’da yahudi karşıtı kanunun getirildiği vakitler, ailem beni novi sad’da, uspenska kilisesi‘nde ortodoks olarak ki bu benim hayatımı kurtardı, vaftiz ettirdi. 1942 novi sad katliamından sonra 13 yaşına kadar babamın memleketinde, macaristan’da yaşadım. Zengin köylülerin yanında çalıştım, okulda kateksis ve katolik incil ilmihali dinledim, Freud’un heimilchkeit olarak adlandırdığı rahatsız edici fark benim edebî ve metafiziksel kaynağım oldu. Dokuz yaşımda ilk şiirimi yazdım. Macarcaydı. Açlık hakkındaydı. İkincisi ise bir aşk şiiriydi.

Annemden olayları ve efsaneleri hikaye etme eğilimini, babamdan ise patetizm ve ironiyi miras olarak aldım.

Annem kitapların pişmanlık ve üzüntü olmaksızın sadece birer kurgu olduklarını anlayıp kitapları bıraktığı 20 yaşına kadar romanlar okurdu. Sonra hepsini bıraktı. Onun bu eğilimi içten içe beni de etkiledi.

1947’ye doğru njegoš (nyegoş) yorumcusu, biyografi yazarı ve ünlü bir tarihçi olan dayımın yanına, çetinye‘ye gerisin geri döndük. Dönüşümüzün hemen ardından güzel sanatlar okulunun sınavına girdim. Sınav jürisinde petar lubarda ve  milo milunović vardı. Çizdiğim volter‘in büstü, novi sad’da tanıştığım yaşlı bir almana benzemişti ancak yine de kabul edildim. Belki de diğer çalışmalarımdan dolayıydı bu. Liseye hazırlanabilmem için bir iki yıl beklemem gerekiyordu. Yine de bu süre içinde lise bitirme sınavına girmeye karar verdim.

Görünüşünden dolayı değil, tremoloya bayılmasından dolayı Paganini adını taktığımız yaşlı Simonuti’nin bana ders verdiği müzik okulunda iki yıl violin öğrendim. Ben tam ikinci aşamaya geçmişken okul, kotor’a taşındı. Çingene şarkılarını, macar romanslarını notasız çalmaya devam ettim o vakitler. Okul danslarında ise tango ve ingiliz valsları çalıyordum.

Lisede şiir yazmaya da macarcadan, fransızcadan, rusçadan şairleri çevirmeye de devam ettim. İlk etapta dil ve stil çalışması; şaire hazırlık ve sonrasında edebi zanaat işi. Rusçayı bize olmayan hocaların yerine gelen beyaz üniformalılar, göçmenler öğretti.

Liseyi bitirme sınavından sonra belgrad üniversitesi’nde, ilk mezun öğrencisi olacağım karşılaştırmalı edebiyat bölümüne yazıldım.

Sırp – hırvat dili ve edebiyatı okutmanı olarak Strazburg, Bordeaux ve Lille’de çalıştım. Son yıllarda paris’te, onuncu bölgede yaşamaktayım, hasretten yanmıyorum, uyandığımda nerede olduğumu dahi bilmiyorum bazen, hemşehrilerimin nasıl seslendiklerini duyuyorum, penceremin altına park edilmiş arabanın kasetçalarından ise bangır bangır bir akordeon sesi.”