kestane ağaçlarının olduğu sokak – danilo kiş

Biz nereden geldiğimizi bilmiyoruz, nereye gittiğimiz hakkında ise bilgimiz daha az – bir hiçlikten diğerine. Biriyle diğeri arasında varoluş, yaşlanma, hastalık ve bir dizi sorunla mücadele etmek zorundayız. Denebilir ki bizi teselli eden tek bir şey vardır ki o da aşktır – hatta trajik aşk dahi bu teselliyi verendir (1). 

Danilo kiş… hayatını kaybettiğinde ben henüz sadece konuşmayı becerebiliyordum sanırım – yıl 1989. Aynı yıl PEN bruno schulz ödülünü de aldığını yeni öğrendim sayılır. 1983 ki ben daha doğmamıştım, bu aralar en çok okumak istediğim kitabını, ölüler ansiklopedisi‘ni yazmış ve bu kitapla bir yıl sonra en iyi kısa hikayeler dalında ivo andriç ödülü‘nü almış. Kitap fransızcaya, almancaya, ispanyolcaya ve daha birçok dile çevrilmiş. Bu kitapla ve yazarıyla tanışmak için onun dilini öğrenmem gerekiyormuş meğer. Hangi kitapçıya giderseniz gidin Türkiye’de, dünyanın bize uzak olmayan başka bir coğrafyasında hâlâ raflarda olan, hâlâ üzerine yazılar yazılan bu yazarı sahafa gitmediyseniz bulmanız mümkün değil… Danilo kiş, sırp edebiyatının en önemli yazarlarından. Yazık ki yeni baskıları olmadığından onun dünyasından çok uzağız… aşağıda, dilim döndüğünce… kısa bir hikayesi.

 

Yabani Kestane Ağaçları Sokağı

Beyefendi, Yabani Kestane Ağaçları Sokağının nerede olduğunu biliyorsanız bana söyleyebilir misiniz? Hatırlamıyorsunuz? Buralarda bir yerlerde olmalı, sokağın tam adını hatırlamıyorum. Ama buralarda bir yerde olduğundan adım gibi eminim. Ne dediniz? Buralarda kestane ağaçlarının olduğu bir sokak yok? Ama biliyorum beyefendi, olmak zorunda, anılar bir insanı bu denli yanıltamaz.

Evet, ta savaş öncesi… Köşede bir okul, okulun önünde bir kuyu var. Tüm bunları, belki, hayal ettiğimi düşünmeyin. Birinci sınıfa o okulda gittim ben, öncesinde kreşe de. Öğretmenimin adı Fani’ydi. Size hepimizin beraber olduğu bir fotoğrafı gösterebilirim beyefendi; işte Fani Hanım, öğretmenimiz, evet, onun yanında oturan kişi ise ben, Andreas Sam, kız kardeşim Ana, Fredi Fuks, bizim müzik grubunun başı… Evet beyefendi, çok güzel, şimdi hatırladım. Sokağın adının Bem Sokağı olması gerekiyor. Çünkü Fredi Fuks’un (ki Aca Dugonya adını kullanıyordu) ünlü grubunda savaşçıydım. Harika beyefendi, şu bizim konuşmamız olmasaydı sokağın adının kırk sekizlerin ünlü Polonyalı General Bem’in adı olduğunu asla hatırlamazdım. Ah, pardon, siz savaştan önce burada yaşamamışsanız elbette hatırlamıyorsunuz ama en azından buralarda bir yerlerde yabani kestane ağaçlarının olduğu bir sokak olup olmadığını biliyor musunuz? İlkbaharda çiçek açarlardı, yağmurdan sonrası vakitler hariç sokağın kokusu baştan aşağı ağırlaşırdı. O vakitler yabani kestane ağaçlarının çiçeklerinin kokusu havaya dağılır, her yan bu çiçekten kokardı.

danilo kis ulica divljih kestenova ile ilgili görsel sonucu

Ah, hikayeye daldım, özür dilerim, başka birine daha sormam gerek. Bu sokağı hatırlayacak biri olmalı. Savaştan önce adı Bem’di, yabani kestane ağaçları dikiliydi.

Hatırlamıyorsunuz, değil mi beyefendi? Siz de mi? İşte size söyleyebileceklerim: yakında bir yerleşke vardı, solda, köşenin öte tarafında, sokağın diğer ucunda. Biz, çocuklar, anca oraya kadar gitmeye cesaret ederdik. Trafik yoktu orada. Köşede ise, yerleşkenin orada, ray döşenmeye başlanmıştı (küçük sarı ve mavi tramvaylar). Evet, beyefendi, solda, kestane ağaçları sırasının yanındaki barınağı kaldırdıklarını söylemeyi unuttum. O barınağı bizim grup kullanırdı. Bu bilgi, belki, beyefendi, hatırlamanıza yardım etmez mi? Sökülen büyük bir barınak vardı.

Elbette, her yerde barınak vardı ama kestane ağaçlarının bu sokak dışında başka bir sokakta olmadığını hatırlıyorum. Bunların hepsi birer detay elbette, ama size bu sokakta yabani kestane ağaçlarının dikili olduğunu gayet iyi hatırladığımı söylemek istiyorum, bu ise beyefendi, akasya, kuyuyu da hiçbir yerde göremiyorum ama yine de bu imkansızmış gibi görünüyor bana, bellki siz yanılıyorsunuz, Bem adlı başka bir sokağın olması bana çok küçük bir ihtimal olarak görünüyor. Bu arada, teşekkür ederim, kontrol edeceğim. Herhangi bir kapıyı çalacağım ve soracağım: Bu sokağın adı savaştan önce Bem miydi? Çünkü beyefendi, her şey bana oldukça kuşkulu geliyor, bu kadar çok ağaç yok olsun, bari bir tanesi kalır, bir ağaç belki, yüzyıldan uzun hayatları var beyefendi, kestane ağaçları, hemen öyle ölmezler.

Eh işte, gözlerime inanamıyorum hanımefendi. Hiç kimse bana kestane ağaçlarının nereye kaybolduğunu açıklayacak durumda değil. Siz olmasaydınız tüm bunları hayalimde yarattığım hususunda kendimden kuşkulanırdım. Çünkü, bilirsiniz, anılarla böyle oluyor işte, insan hiçbir zaman emin olamıyor. Hanımefendi, size çok çok teşekkür ederim, yaşadığım evi aramaya gidiyorum. Hayır, teşekkür ederim, yalnız olmayı daha çok isterim.

Bir evin kapısına yanaşır, bu o kapı olmasa da zile basar. Pardon, gayet normal bir ses tonuyla, Andreas Sam burada mı yaşıyor?

Hayır, hayır, der kadın, kapıda yazanı okumayı akıl etmediniz mi? Burada profesör Smerdel oturuyor. Emin misiniz, adam tekrar eder, Andreas Sam burada oturmuyor mu? Savaştan önce burada oturuyordu, iyi biliyorum. Belki onun babasını hatırlarsınız? Eduard Sam. Gözlüklü. Ya da belki annesini hatırlarsınız. Mariya Sam. Uzun, güzel, sessiz bir kadın. Ya da onun kız kardeşini, Ana Sam’ı. Saçları hep yağlı. İşte bakın, sarımsaklarla asılı koridorda onun yatağı vardı. Bakın, hanımefendi, gayet iyi hatırlıyorum. Annesi Mariya Sam’ın dikiş makinesi şurada dururdu. Singer makineydi, şu pedallı olanlardan.

Ah hiç meraklanmayın hanımefendi, sadece anılarımı canlandırıyorum, bilirsiniz, bu kadar yıl sonra her şey yok oluyor. Eh, bakın işte, benim başucumda bir elma ağacı büyümüş, dikiş makinesi gül ağacına dönüşmüş. Ancak bakın hanımefendi, kestane ağaçlarının izi bile kalmamış. İşte kestane ağaçlarının anılarının olmamasının nedeni bu.

Duydunuz, ev yok. Benim başucumda elma ağacı çıkmış. Bir budak, meyvesiz, eğik bir dal. Çocukluğumun odası sarımsak asılı bir koridor, dikiş makinesinin durduğu yer gül ağacı. Profesör Smerdel’in oturduğu bahçenin yanı başında bir üç katlı yükselmekte. Kestane ağaçları kesilmiş, savaş, insalar ya da sadece zaman.

Eh işte Bem Sokağı’nda yirmi yıla neler olmuş. Lirik bir ileri atlayış yapmak istediğim yirmi yıl öncesi. Gidişimizden iki üç ay öncesi, babam 27 numaralı eve girer ve eşyalarımızı götürür. İki dolap, iki yatak, annemin dikiş makinesi. Evde son kalan eşyayı, yaylarıyla şarkı söyleyen divanı da çıkardıklarında işte – Smerdel Hanımefendi, hâlâ sizinle konuşuyorum – ne oldu: “son eşyamızı evden taşıdığımızda, canım Olgacığım ki bu, yaylarıyla şarkı söyleyen divandı, ev kağıttan bir kule gibi yıkıldı. Nasıl sağ kaldığımı ben bile bilmiyorum…”(Babam Eduard Sam’ın kız kardeşi Olga Sam Urfa’ya mektubundan)

Şimdi burada hanımefendi sarımsak ekili, güzel, taze pırasa …