BOSNA ROSA VE KOSOVA

Adı Bosna Rosa’ydı. Yanımda oturuyordu. Polis birkaç kez adını tekrar etmiş ve gülmeye karar vermişti.

Prizren – Priştine ve sonra Belgrad. Otobüsten indiğimde üstümde bıktırıcı bir yorgunluk, yorgunluktan da öte, bir gerilim vardı. Gezmeye gelmiştim ama valizimi elime aldığım anda yapacağım ilk iş otele gitmek ve akşama kadar uyumak olacaktı.

Priştine garında alışılmadık bir kalabalıkla karşılaştık. İstasyona girdiğimizde kalabalığın dalgalanmasından bizi beklediklerini anladım. Otobüs durduğunda içeride de bir hareketlilik başladı. Bu hareketlilik, aynı yol üzerinde yaptığım birkaç yolculuk sonrasında anladığım üzere, sigara ve köfte molasının habercisiydi.

Adı Bosna Rosa’ydı. Sigara içmek için dışarı çıktı. Türkçe konuşmuyordu.

Yol boyu gözümü hiç kırpmadım. En önde Bosna Rosa ile oturuyordum. Tipi yolları kapatmıştı. Yol kenarına devrilmiş bir kamyon ve bir yolcu otobüsü gördük. Şoförü o kadar dikkatli izliyordum ki ne zaman frene basacağını, ne zaman karşıdan gelen arabayı uzunlarını yakarak uyaracağını kestirebiliyordum artık. Sınırı geçtikten sonra kar küreme araçlarıyla da karşılaştık. Ama polisler de vardı. Trafik polisi değillerdi. Her defasında bizi de durdururlar mı diye endişeye kapıldım. Sınırı geçmiştik, tehlike bitmiş sayılırdı ama yine de belli olmazdı. Belki bir polis, sirenini açıp hızla arkamızdan yaklaşacak, “insin herkes aşağı!” diyecek. Biz aşağı inerken muavin otobüsün kapaklarını açacak ve “herkes valizini alsın” diye seslenecek. Herkes valizini hızla bulacak ve önüne açacak, her şey bir an önce bitsin diye hiç kimse kafasını kaldırıp diğerinin valizinde açığa çıkan hiçbir şeye bakmayacak. Polis, herkesin eşyasına uzun uzun tiksintiyle bakacak, kimilerininkini karıştıracak, onlara çeşitli sorular soracak. Biz, geri kalanlar, gözlerimiz yerde, ellerimiz birbirine kavuşmuş bir hâlde, polisin bize sorabileceği muhtemel soruları düşünerek bekleyeceğiz. Sırtım ürperiyordu. Tek istediğim sıcak bir yataktı.

Kaçak değildim. Yasadışı bir şey de taşımıyordum. Ancak sınır kapısında, İsrafil sura üflemiş de tüm insanlık ayağa kalkmışçasına ucunu göremediğim, sınırı geçemeyerek geri dönen bir kalabalığın bize doğru yürüdüğünü görmüş, ağır ağır yanımızdan geçişlerini izlemiştim. Beni de otobüsten indirirlerse nereye, nasıl gideceğimi bilmiyordum.

Priştine otogarına geldiğimizde kalabalık hareketlendi. Otobüsü görenler, yakınlarıyla vedalaşmaya başladı. Bu sarılmalar, bu el sallamalar bana yabancı değildi elbet ama tuhaf bir şey vardı. Nedenini anlayamadığım bir ağırlık vardı bu veda havasında. Muavin, tatil bitti, gurbetçiler dönüyor dedi. Ama mesela gördüğüm şu adam. Elinde sadece bir sırt çantası var. Sıradan bir pantolon, ince bir mont. Üç erkek, bir kadın, iki küçük çocuk. Hepsi göz yaşları içinde. Yaşlı olan adamın elindeki sigaranın külü uzayıp gitmiş, hıçkırmaktan sigarasını içemez hâlde. Adam iki kere otobüsten indi. Sarılıp kucaklaştılar, birbirlerine ağlamamak için defalarca söz verdiler. Bu adam bir gurbetçi miydi? Birbirlerini bir daha hiç görmeyeceklerinden emin gibiydiler sanki.

kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/kosovadan-avrupaya-umuda-yolculuk/77913

Bosna Rosa ile henüz tanışmamıştık. Priştine istasyonunda sigarasını bitirdikten sonra elinde bir poşetle otobüse döndü. Şoför ve iki muavine kola, bana da meyve suyu almıştı.

“Faleminderit!”

“………………………”

Şum faleminderit!”

“………………………”

Teşekkür etmeyi başarmış ama onun söylediklerinin hiçbirini anlamamıştım. Benim Arnavutça konuşabildiğimi düşünmüş olacak ki yüzüme baktı. Ben Türkçe konuşuyorum ve sizi anlamıyorum dedim. Kim bilir aklından neler geçti. Bana aldığı meyve suyundan dolayı memnuniyetimi gösterebilmek için (faleminderit demem yeterli değildi belki de) meyve suyunu açtım. Buz gibiydi. Bosna’nın gözlerine bakarak bir yudum aldım. Gülümsedim.

Priştine’den sınıra kadar giden yol arasında bir süre şoför ile sohbet ettim. Havalar çok soğuk cümlesinden başlayan muhabbet, Sırbistan’ın neden Kosova’yı tanımadığı, kuzey sınırında Sırbistan ile yaşanan sorunlar, Kosova’daki ekonomik durum gibi konularla devam etti. Bu sırada Bosna Rosa, sıkılmış olacak ki dönüp arkamızda oturanlarla bir konu üzerine hararetli bir şekilde tartışmaya başladı. Hangi konu üzerine tartıştıklarını asla merak etmedim. Gereğinden fazla yüksek sesli konuşuyorlar, birbirlerinin sözünü kesiyorlar, karşısındakinin sözünü kesemezlerse koltuk başlarına vuruyor, camları tıkırdatıyorlardı. Bu sohbetten rahatsız olmamak için şoförle sohbetime adapte olmaya çalıştım ancak kadının ağzından duyduğum “sınır”,  “kaçak”, “pasaport”, “vize”, “Avrupa” gibi bazı sözcükleri duyunca kafamda bir şimşek çaktı. Prizren’den Priştine’ye yol alırken Belgrad’da bir arkadaşımın beni karşılayacağını söylediğimde muavin, sınırın kalabalık olabileceğini, arkadaşımın beni boşuna beklememesini söylemişti. Sınırı geçene dek gurbetçilerden dolayı bir yığılma olabileceğini, bunun da bana vakit kaybettireceğini hesaplayarak hayıflanmıştım. Ne kadar bencilce düşündüğümü sınıra geldiğimizde anlayacaktım.

Yol boyunca konuşan Bosna Rosa’nın ağzını sınırı geçtikten sonra bıçak açmadı.

En önde oturuyordum. Priştine otogarından ayrıldıktan sonra, yanımdaki kadın arkamızdakilerde sohbet etti bir süre. Ben de bu süre zarfında muavinle günlük sorunlar üzerine konuşmaya başladım. Yanımdaki kadının arkamızdakilerle sohbeti bittikten kısa bir süre sonra, sıkılmış olacak ki şoföre laf atıp bizim konuşmamıza dahil oldu. Sohbeti dinleyenlerden birinin bana, yanımdaki kadının neler söylediğini çevirmesi umuduyla bekledim. Telefonundan çeşitli fotoğraflar göstererek abartılı el kol hareketleriyle uzun süre konuştu. Dışarıyı izlemeye daldığım bir sırada, yanımdaki kadının telefondan fotoğraflarını da göstererek iki kızının olduğunu, birinin evlenerek yurtdışına gittiğini, diğerinin üniversite okuduğunu anlattığını söyledi. Bana çeviri yapıldığını anlayan kadın, telefonun ekranını bana döndürerek genellikle iki genç kızın abartılı kıyafetler içinde görüntülerinin olduğu bazı fotoğraflar göstermeye başladı. Büyük kızı yirmi altı yaşındaymış. Büyük kızını gösterirken biraz daha uzun beklediğini fark edince gözlerimi kocaman açıp ona bakarak şaşkınlık ifadesi belirttim. O da gözlerini bana dikti ama fotoğrafı değiştirmedi. Bunun üzerine maşallah diye ekledim. Derken, sınırı geçmeden önceki son mola yeri olan restorana yaklaştık. Uzaktan, camlarından taşan sarı ışıkların gölgeleri altında, üstleri karla kaplanmış çoğu sadece sırt çantalı onlarca insanla karşılaştık. Otobüsün etrafını çevirip otobüse binebilmek için yalvardılar. İçeride hiç kimse yerinden kalkmadı. Dışarıdaki insanlarla kısa bir tartışmadan sonra ayakta da dört beş kişi olmak üzere ısrarcı ve çaresiz kalabalığın içinden bir grup insan otobüse kabul edildi. Sınıra doğru birkaç dakikalık yolculuğun ardından otobüs durmuş, şoför motoru dahi kapatmıştı. Önümüzde, sonunu göremediğim bir araba dizisi vardı. Birkaç dakika içinde kimi insanlar, ilerideki benzinliğe yürüyerek orada kahve içmek üzere otobüsten ayrıldılar. Bir saat sonra benzinliğin önüne varabildiğimizde kahvelerini çoktan bitirmiş, otobüsün yanında dikilirken sohbet edip sigaralarını içmekteydiler. Yolun en uzak noktasından ağır ağır yürüyerek bize yaklaşan insanları gördük birden. Benzinliğe yakın olan yolcular koşarak otobüse geldiler. Dışarıda sigara içenler de içeri geçmeye başladı. Otobüsün içinde bir saatten fazladır hiç ilerlemeden bekliyorduk. Eldivenlerime üflerken bize yaklaşan insanlara bakıyordum. Şoförün uyarısıyla Bosna Rosa da otobüse bindi. Kapılar kapatıldı. Grup, uzun süre yürümüş olacak ki neredeyse tamamen karla kaplanmışlardı. Kiminin şapkası, atkısı yoktu, sadece sırt çantasını yüklenmiş, başını hiç kaldırmadan yürüyordu. Uzun bir geçiş oldu. Derin bir sessizlik içinde otobüsün sağından solundan geçişlerini meraklı gözlerle izledik.

Bosna Rosa her mola yerinde otobüsten inip sigara içti. Çok içti. Rosa gül mü demekti, yoksa pembe mi?

Kosova sınırına vardığımızda kimlik ve pasaportlar tek tek toplandı. Burada da uzun bir süre bekleyeceğimiz kesindi. Yarım saat kadar sonra polis kabinden çıktı, otobüse geldi. İçerideki uğultu bir anda kesildi. Adları okunanlar dışarı çıktı. Ardından bir adam, sonra şoför ve muavin de. Dışarı çıkan gruptan kimileri kısa sürede geri döndü, yüzleri gülüyordu. Diğerleri de otobüse döndüler ama çantalarını almak için. Birkaçı dışarıda polise yalvardı. Bunlardan ikisi, otobüse tekrar binmeyi başardı.

Kosova tarafında bir saat kadar vakit harcadıktan sonra Sırbistan tarafına geçtik. Şoför, kendi pasaportunu yanına alarak polis kulübesine koşar adım gitti. İçeride üç polis vardı. Selamlaştılar. Ardından, şoför ve bir polis otobüse geldi. Enerjik ve neşeliydi. Geceyarısını çoktan geçmiştik ve sınırdan öbek öbek insanlar, çantalarını sırtlarına geçirip Kosova’ya yürüyerek dönüyorlardı, ucu bitmez bir araba konvoyu giderek artıyor ve tipiden dolayı göz gözü görmüyordu. Bu neşenin acaba kaynağı neydi. Önce benim pasaportumu aldı. Hmmmm Türkiş diyerek incelemeye başladı. Onun dilini bildiğimi belli edip etmemek konusunda kararsızdım. Otobüste çıt çıkmıyordu. Muavin de kafasını polise doğru uzatmıştı, polisin benim pasaportumda aradığı şeyi o da arıyordu. Buldu. Pasaportumu geri verdi. Yanımdaki kadın kimliğini uzattı. Polisin nefesi bira kokuyordu. Gözlerini kıstı ve okudu. Bosna ROSA! Tekrarladı. Kadına bakarak tekrar BOSNA ROSA! dedi. Kadın onayladı. Polis aniden kafasını kaldırıp otobüsün arkasına doğru baktı. Ben de baktım. Herkes büyük bir ciddiyetle, ellerinde belgeleriyle bekliyordu. Komik değil mi? diye sordu polis, Bosna Rosa’yı kastederek. Şoför, koltuğundan hızla kalkıp otobüse doğru ellerini hadi işareti yaparak kaldırdı ve evet! Komik! dedi, çirkin bir kahkahanın başlangıcındaydı bu. Otobüs halkı işareti almıştı. Herkes gayet yüksek gülmeye benzer sesler çıkardı. Polisin keyfi iyice yerine gelmişti. Kimliği geri verdi. Bosna Rosa, sınırı geçmeyi başarmıştı.

BOSNA ROSA’NIN ARDINDAN-KOSOVA’DA NELER OLUYOR?-

6 Ocakta Ortodoks Noelini kutlamak üzere Sırbistan Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanı Aleksandar Vulin Yablanoviç Sırp hacılarla birlikte Kosova’nın Jakova kentine geldi. Ancak bu ziyaret, büyük tepkiye neden oldu. Jakova, 1998 – 99’daki katliamlardan en ağır yarayla çıkan bölgelerden biri. Katliamı yaşamış, o cehennemden sağ çıkmayı başarmış, eşini, dostunu, kardeşini, komşusunu gömmek zorunda kalmış insanların yanı sıra katliama kayıp olarak geçen, akibeti bugün dahi belli olmayan insanların anneleri hayatta. Katliamı yaşamış anneler bir araya gelerek Jablanoviç ve özellikle de 99’daki katliama katıldığı iddia edilen ve heyette bulunan Sırpları Jakova’da protesto etti. [bkz]

Yablanoviç ise protesto yapan anneleri “vahşi” sözcüğüyle tanımladı. Ardından

Priştine’de yaklaşık iki haftaya yayılan bir süreçte protestolar başladı.  Protestocuların isteği, Yablanoviç’in istifa etmesiydi. İki hafta sonrasında Yablanoviç istifa etti.

kaynak   VUCİC’İ KARŞILAYAN “ŠTREPCE”LİLER

14 Ocak 2015’te Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vuçiç Kosova’da, Sırpların çoğunlukta olduğu “Štrpce”deydi. Belediye binası önündeki konuşmasında Sırbistan’ın “Štrpce”yi ve Kosova’daki diğer Sırpları ne unutacağını ne de bırakacağını söyledi. Sırbistan Kosova’yı Sırbistan’a bağlı, özerk bir bölge olarak görmekte ve Kosova ile ilişkilerini bu ön kabule göre yürütmekte. Bu nedenle Vuçiç, “Štrpce”de kendi ülkesinde gibi karşılandı, konuşmasında da bu ön kabule dayanarak Priştine ile ilişkilerin zorlu olduğunu, Kosovalı Sırpların kendi evlerinde rahat uyuyabilmeleri için ellerinden gelen çabayı gösterdiklerini söyledi. Bana göre, Vuçiç’in sözleri bugüne ve yarına ait, hepimizin duymadan da tahmin edebileceği, gelecek vaat eden ezbere sözlerdi. Ancak Vuçiç sadece vaatlerde bulunmadı, öğüt de verdi. Konuşmasının belki de en önemli yeri, “Arnavutların evleriniz için size büyük paralar teklif edeceğini biliyorum. Evlerinizi satmayın lütfen. Bu, kendi ocaklarımızı korumanın tek yolu[bkz].” dediği kısımdı.

2014 sonlarında başlayan göç dalgası binlerce insanın Kosova’dan göçüne neden oldu. Normal koşullarda günde iki otobüsün sefer yaptığı Belgrad’a göz göre göre yasadışı şekilde günde on sefer düzenlenmeye başlandı. Avrupaya kaçak olarak geçmeye çalışan Kosovalılar Sırbistan üzerinden Macaristan’a, oradan da çeşitli ülkelere geçme yolunu seçtiler. Durumun farkında olan Sırbistan, Kosova’dan Sırbistan’a, Sırbistan’dan Macaristan’a yasadışı yöntemlerle geçişlerin çoğuna engel olmadı.

Kosovalıların kendi topraklarını terk etmesi sonrasında yavaş yavaş Sırpların boşalan bölgelere göç edeceği, Kosova’nın zamanla Sırplaşacağı, bu nedenle Sırbistan’ın kendi bölgesinden geçişlere engel olmadığı fikri, Kosova’da öne sürülen görüşlerden biri.

Yugoslavya’nın parçalanmasının ardından tüm fabrikaları alışveriş merkezlerine dönüşen Kosova’da emekli maaşları ortalama 80euro (benim bu ay elektriğe ödediğim miktar(akşamları battaniye ile oturuyorum) 94euro) iken 200euroluk bir iş, iyi gelir getiren bir iş olarak görülüyor. İşsizlik oranı %40’larda. Dolayısıyla Avrupa ülkelerine göç konusu bu ülkenin pek de yabancı olmadığı bir mesele. Bu açıdan, akla takılan soru insanların neden kaçtığı değil, kaçışın nasıl olup da otobüs seferlerinin dahi düzenlendiği büyük bir organizasyona dönüştüğü.

Kosova’da seçimler 8 haziranda yapıldı ve hükümetin kurulması 8 ay sürdü. Eski hataların yapılmayacağına, ekonomik alanda yenilikler yapılacağına, kültürel – sosyal hayatın destekleneceğine, ücretlerde iyileşme olacağına, işsizlik oranının düşeceğine dair umutlar vardı ve bu umutları yeşerten taraf, hükümette istediği konumu elde edememişti. Sokakta, kahvede konuşulan şey, muhalefetin Kosova’dan toplu göç olayını organize ettiği.

Öte yandan, Kosova’ya vizelerin kalkması durumu öncesi izin verilen bu kaçak göçlerin kısa zaman içine durdurulacağı, yakalanan kaçakların vize hakkından mahrum bırakılma cezası alarak ülkelerine geri gönderileceği, böylelikle yakın gelecekte Kosova’nın; yalnızca işsizlerin, meslek edinememişlerin, dar gelirlilerin ya da hiç geliri olmayanların yaşadığı bir ülkeye dönüşeceğine dair de bir görüş var. İnsanlar Kosova’ya “kapatılmak”tan korkuyorlar.

Avrupa ülkelerinin, Sırbistan’ın ve diğer Balkan ülkelerinin amacı ne olursa olsun Kosova’dan kaçan insanların bir kısmının Slovenya, Finlandiya, Macaristan, Fransa gibi pek çok ülkede azalan nüfusa ve iş gücüne derman olarak en ağır işlerde çalıştırılmak üzere ülke topraklarına kabul edileceği ve bu insanların bu ağır koşulları Kosova’ya dönmeye yeğ tutacağı su götürmez bir gerçek.

Kosova’dan, Kosova’nın çoğunluğunu oluşturan Arnavutların değil; Türk, Boşnak ve Romların da göçtüğünü ve hatta bir Rom köyünün göç nedeniyle yakın zamanda tamamen boşaldığını gözden kaçırmamalıyız. Eğer gerçek plan Kosova’nın Sırpların çoğunlukta olduğu bir yer hâline dönüştürülmesi ise bu planın biraz zaman alacağı açık. Bu plandan daha kısa sürede gerçekleşebilecek olan şey ise azınlıkların sayı olarak yasada belirtilmiş olan yüzdenin altına göç nedeniyle düşmeleri ve mecliste temsil haklarını kaybetmeleri.