Ada Ciganlija’da Sıradan Günler

Ada Ciganlija’da Sıradan Günler

 

 

Her gün alarm. Kalk. Hazırlan. Otobüs bekle. Otobüse bin. Saatini kontrol et. Yolda kahve al. Saatini kontrol et. İşe başla. E-postlarını kontrol et. Tekrar kontrol et. Yaz, çiz, sil. Anlat! Rapor hazırla. Uyarı mesajları. Acil başlıklı e-postalar… Öğle saati. Vaktin en hızlı geçtiği zaman dilimi. Akşam eve dönüş. Kalabalık. Gelmeyen otobüs. Nem. Büfe başlarında para üstünü kendisine vermen için ricada bulunan ayyaşlar (ama çok nazikler. Miktarı da söylüyorlar. Çok değil. 50 kuruş falan). İkarus körüklü otobüste tutan baş ağrısı. Sıra tam bendeyken kâğıdı biten market kasası. Yere düşen karpuz dilimi. Ekran başında uyuyakalmaktan sonunu göremediğim filmler. Kim bilir kaçıncı kez tıkanan klozet. İçine giremediğim elbiselerim. Taze ekmek yanında boş reçel kavanozu. Makarna suyuna atmayı unuttuğum tuz.

nefes almak için ne yaparsınız?

Derken komşum aradı. “Bunaldın mı?” dedi, “şehirden biraz uzaklaşmak iyi olur.” Evet bunalmış ve sıkılmıştım. Dinlenmeye, üstümde biriken elektriği atmaya ihtiyacım vardı. “Tamam” dedim, “hadi gidelim!” Giyindim. Fotoğraf makinemi ve şapkamı aldım. Otobüse bindik. Şehirden uzaklaşmak bana göre en az iki saat alacak bir iş. Ben Ankara’da büyüdüm, her yerin ve dahi ağaç çevrelerinin betonla kaplı olduğu bir yerde. Betondan kaçabilmek ve Ankara’daki evimin penceresinden dahi göremediğim gökyüzünün yeryüzüyle kucaklaştığı bir mekâna gidebilmek için iki saat ve üzeri, hatta mümkünse özel araçla yapılacak bir yolculukla mümkün bana göre. Otobüse bindikten yirmi dakika kadar sonra “iniyoruz” diye uyardı beni. Şaşırdım. Yirmi dakikada nasıl oluyor da şehirden uzaklaşıyoruz? Mümkün değil! Otobüsten indim. Etrafıma baktım. Nehir kıyısı. İrili ufaklı tekneler. Kürek çekenler. Bisiklet yolu. Ufuk çizgisine uzanan bir yeşillik etrafta. Sonra sorti yapan martılar dikkatimi çektin birden. Vallahi uzaklaşmışız şehirden!

Aslında buraya daha önce de gelmiştim. Geçen kış. Ama burayı alışkanlıktan olsa gerek “şehirden kaçılacak bir yer” olarak görmemiştim. Dar bir yürüyüş yolu üzerinde ağaçlarla kaplı bir alan olarak aklıma yazmış ve bir köşeye atmıştım. Meğer burada insanlar bisiklete biniyormuş, paten kayıyormuş, futbol ve golf oynuyormuş, nehirde yüzüyor, sahilde güneşleniyormuş… güzel havalarda insanların tek başlarına ya da arkadaşları, aileleri ile vakit geçirdikleri, herkesin buraya dair az ya da çok anılarının olduğu bir bölgeymiş burası.

bisiklet sürmeyi sever misiniz?

Benim bu yazıya başlama nedenim ise geçenlerde gazetede İstanbul Emirgân’da 700 metrelik bir bisiklet yolu açıldığı haberini okumuş olmam. Ada Ciganlija’yı da tam olarak keşfetmem, bu bisiklet macerasından. Size hem Ada Ciganlija’dan hem de Belgrad’da bisiklet yolundan bahsetmek istiyorum.

Belgrad’a geldiğimden beri insanların genellikle spor yaptıkları, spor yapmaya özen gösterdikleri dikkatimi çekti. Geçmişte sayısız kez aylık olarak spor salonuna üye olup iki kere gittikten sonra üçüncü için kendinde yeterli gücü bulamayan biri olarak, ben de, tekrar, spor yapmaya karar verdim. Ama bu kez, spor salonuna gitmeyecektim. Kısa bir araştırmadan sonra bisiklet sürebileceğimi fark ettim. Oh dedim, mis. Dört duvar arasında olmak zorunda değilim. Hem etrafı seyrederim (etrafı öyle seyrederken bir aylık süre zarfı içinde iki kere bisikletten düştüm. Biri ciddi bir düşüştü hakikaten. Yani neymiş, bisiklet sürerken havalara bakılmayacakmış), yeni şeyler keşfederim, fotoğraf çekerim hem de sporumu yaparım dedim.

İnternetten bisiklet yolunun haritasını ve bisiklet kiralanabilecek noktaları buldum.

İlk gün, bisiklet kiralanacak yeri bulmakla biraz vakit kaybettim. Yanlış ya da güncellenmemiş bir harita buldum galiba. Orada dükkânın yerini limanın hemen yanında gösteriyordu. Sabah erkenden kalkıp otobüse bindim. Telefondaki harita yardımıyla limanı buldum. Liman bölgesine geçebilmek için dar, ağaçlıklı bir yola girdim. Issızdı. Kenara park etmiş birkaç araba gördüm. Tenekeden bahçe duvarları olan gecekondular vardı. Park etmiş arabaların birinde bir adamın oturduğu fark edince biraz ürperdim. İçimdeki ses, yanlış yolda olduğumu söylüyordu. Limanı bulduğumda bekçi ile konuştum, “kızım burada bisikletçinin ne işi var?” dedi, o sırada eliyle yük gemilerini gösteriyordu. Bisikletçiyi daha önce görmüştüm. Önünden geçmiştim ama bir türlü nerede olduğunu çıkaramıyordum. Geri döndüm. Gecekondulardan birinden darbuka şov başlamıştı. Galiba prova yapıyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Çalan oldu mu oynayan da lâzım olur, aman beni çağırmasınlar diye düşündüm hakikaten. Neyse. O gün, geldiğim yolun tersine bir on dakikalık yürüyüş sonrasında bisiklet kiralayabileceğim noktayı buldum ve muradıma erdim. İlk gün yukarıdaki haritada 1-2-3 numaralı noktalardan gittim ve hemen geri döndüm. Ortalama bir saat harcadım. Fiziksel zorlamaya hiç müsait olmayan bir yapım olduğundan bir saatlik aylak aylak pedal sallamak bana yetti.

Maroko değil, Markoni

Bu dükkânın adının Maroko değil, Markoni olduğunu birkaç gün önce, internet sitesini ararken fark ettim. Oysa Maroko çok bi  havalı duruyordu bana göre.

Belgrad’da bisiklet kiralayabileceğiniz bazı dükkânlar bulabilirsiniz. Ancak Markoni’nin kentin birkaç yerinde şubesi var ve bu şubeler, bisiklet yolu üzerinde. Ha ben bisiklet yolu dışında süreceğim, bisikletle kent merkezine gideceğim falan derseniz karışmam, tavsiye de etmem!

Ben Kalemegdan’ın hemen aşağısında, haritada 1 numara ile gösterilen yerden bisikleti kiralıyorum. Fotoğraflı bir kimlik karşılığı bisikleti kiralıyor, dönüşte ücreti ödüyor ve kimliğinizi teslim alıyorsunuz. Yetişkinler için bisikletin yarım saati yaklaşık 3, 1 saati yaklaşık 6, 2 saati yaklaşık 12, tüm gün yaklaşık 15 lira tutuyor. Dükkânlar sabah dokuz, akşam dokuz arası çalışıyor genel olarak. Ayrıca, çocuklar için de bisikletler var.

bu fotoğrafı internetten aldım.

Yukarıdaki gibi bir şeyi bisikletle birlikte kiralayıp çocuklarınızı eğlendirebilir, bu arada bolca terleyebilirsiniz. Sepetti, çantaydı falan ihtiyacınız varsa bunları da buradan temin edebilirsiniz. Bu arada, benim gittiğim dükkânda müthiş havalı bisikletler ve bir sürü bisiklet ıvır zıvırı var. Her gittiğimde bu eşyaları kurcalamaktan büyük zevk alıyorum. Hele ziller! Renk renk ve ton ton değişiyor hepsi. Bir gün sırf beğendiğim için alacağım galiba. Ev ahalisini yemeğe çağırmak için falan kullanabilirim.

Hele buranın vitrininde yatan bir kedi var, gün boyunca bi sağa devrilip yatıyor, bir sola. Kendisini bir kere dükkânın önündeki bisikletlerin orada gördüm. O sırada bir görevli, bisikletle üstüne doğru geliyordu, istifini hiç bozmadı, kendi yolunda yürümeye devam etti. Görevli durdu, onun geçmesini bekledi. Kedi dönüp bakmadı bile.

ada ciganlija’ya gidiş

Birkaç hafta sonu yaklaşık bir saatlik bir tur atıp eve döndüm (haritada 1-2-3 numaralı yerler). Sonra daha ilerlersem kısa zamanda (zahmetsiz olması benim için önemli!) Ada Ciganlija’ya varabileceğimi fark ettim ve bir hafta sonu, her hafta geldiğim noktayı da geçip Ada Ciganlija’ya vardım. Buraya varmadan önce köprü altından falan geçiyorsunuz. Buralar birkaç balıkçının, çöplerin ve yosun kokularının olduğu bir nokta. Buradan geçerken arabasını bir kenara park etmiş bir çingene ailesi de görüyorum. Sanıyorum ki orada yaşıyorlar. Arabanın yanında küçük bir bölgeye muşamba germişler. Oradan geçerken delicesine bir düğün müziği ve mangalda balıkla karşılaşıyorum her defasında. Bu bölgeyi geçtikten sonra birkaç dakikalığına kaldırımla aynı yerde gidiyor ve otobüs durağından ayrılarak höbeleeeey diye bağırarak yokuş aşağı iniveriyorsunuz. Burada kürek takımlarının yeri var, antreman yaparlarken zaman zaman karşılaşıyorum.

Bisiklet yokuş aşağı inip yavaşlamaya başladıktan hemen sonra minicik bir yokuş var. Ben ilk geçişimde yokuştu kaldım ? Ve sonra işte Ada Ciganlija!

Çekil yolumdan be!

Ben Ada’yı sağ tarafından başlayarak turluyor, aynı noktadan çıkıyorum. Yayalar için ayrı, bisiklet ve paten kayanlar için ayrı bir yol var. Şöyle:

 

 

Bu bölgede sadece bisikletliler ve paten kayanlar var ama bazen bir kafeye geçmek, bir banka oturmak isteyen ya da yürüyüşünü burada yapmak isteyen yayalar bu yolu kullanabiliyor. Bisiklet yoluyla yaya yolunun yan yana olduğu kısımlar da var. Bu noktaların birinde tam da hızlanmışken bezen yolunuza dalgın bir yayanın çıktığı da oluyor. Bazen heyecandan, bazen de sinirden hırsla zile basıyor, yeterli gelmezse “pazite!” diye sesleniyor, yaya hâlâ beni duymuyor ve ben giderek sinirleniyorsam “pazi bre, pazi!” diye sesimi yükseltiyor, boğazımı parçalıyorum (evet, bundan zevk alıyorum). Çünkü saatlerce pedal çevirmişsiniz, yorgunluktan bitap düşmüş, azıcık yokuş aşağı gitsem de şu eşek yükü kendi kendine gitse, uzunca bir yolu böyle alsam falan diye hayaller kurarken çölde vahaya rastlamış gibi bir yokuşun başında kendinizi buluvermiş, son gücünüzü de bisiklet daha hızlı gitsin diye yokuşun başında harcamış, saatlerdir bisikletinizin ulaş(a)madığı hıza tam da ulaşmışsınızdır. İşte o anda, tam o anda, havalara bakınan bir yaya daracık bisiklet yolunun tam da ortasına eceline susamışçasına kendini atıvermiştir! Frene basarsınız. Saatlerdir bacaklarınızı inleten pedallarda otuz saniye sürecek dinlencenin sonuna yokuştan inişinizin üçüncü saniyesinde geliverirsiniz. Bundan iki yıl kadar önce benzer bir olayı ben yayayken yaşamıştım. Evet turisttim ve evet, aval aval havalara bakıyordum. Bisiklet yoluna çıktığımı fark etmedim, hatta orada bir bisiklet yolu olduğunu dahi görmedim desem yeridir. Aniden arkamdan kızgın bir ses kulaklarımın dibinde patlayıp uzaklaştı. Korkuyla geri çekildim. O ejderha kükremesine neden olan kızgınlığın nedenini bugün anlayabiliyorum.

ada’da olup bitenler

Ada’yı turlamaya sağ taraftan başlıyorum her zaman. Sağ tarafta durup soluklanabileceğim bir çeşme var. Geçen hafta, çeşmeye gelmeden önce bisiklet yolunun kenarında bir haç dikkatimi çekti. Gidip fotoğrafladım hemen.

Mezarın sahibi Dragoljub Draža Mihailović. Fotoğrafını görünce onu daha önce de gördüğümü fark ettim. 1896 doğumlu. 2. Dünya Savaşı – Sırp Çetnik Hareketi Kumandanı, Sırp general, hükümlü savaş suçlusu. Kimilerine göre bir kahraman, kimilerine göre bir zalim. Buradaki mezarı, gömülü olduğu düşünülen yerlerden sadece biri. Bu simgesel mezarı geçtikten sonra yukarıda fotoğrafını gördüğünüz yol başlıyor. Sağda bir futbol sahası geçiyorsunuz. Biraz ileride yolunuzu değiştirirseniz mini golf alanına ulaşacaksınız. Ama biz düz devam ediyoruz. Birkaç bisiklet kiralayabileceğiniz dükkân, birkaç kafe derken sağ tarafta orman sıklaşmaya başlıyor. Yol kenarında ara ara bank görüyorsunuz, kimi bisikletçiler oturmuş dinleniyorlar. Sonra bir bölgede çardakların ve mangal yapma yerlerinin olduğunu fark ediyorsunuz.

Ben burayı gördüğümde öncelikle bu mekânın boş olduğuna inanamadım. Yan tarafta sadece iki aile (onları rahatsız etmek istemediğim için o taraftan çekmedim) ve en az on tane boş çardak vardı. Böyle bir yer Türkiye’de olsa muhtemelen erken saatlerde tüm çardaklar kapılmış, mangallar yakılmış, çocuklar top oynamaya çoktan başlamış olurdu. Burada biraz soluklandıktan sonra yolumuza devam ediyoruz. Bir süre daha gittikten sonra Ada Ciganlija’nın uç kısmına gelmiş oluyoruz. Burada, hemen sol tarafınızda size yol boyunca aslında bir gölün eşlik ettiğini ve şimdi o gölün ucuna geldiğinizi fark ediyorsunuz. Bu uç kısımda küçük bir sistem kurulu, genişçe bir daire çizen birkaç halat var. Bunlara tutunarak sörf yapabilirsiniz. Bu noktadan geçerken pek çok kez çok havalı sörfçüler gördüm. Bir hafta sonu özellikle bu sörf olayını çekmek için bisiklet sürmeye makinemle gittim ve şu pozları yakaladım.

Sonra, sörfçülere daha yakın olabilmek için konumumu değiştirdim ve biraz önce kullandığım noktanın tam tersinden fotoğraf çekmeye başladım. Şimdi diğer taraftaki plajı görüyordum. Eve geldikten sonra bilgisayarda fotoğrafları kontrol ederken vahim bir şey yapmış olduğumu fark ettim. Sörfçüler için kullandığım ikinci açıda çoğunlukla plaj da görünüyordu ve insanlar çıplaktı. Bu durumu fotoğraf çekerken gerçekten fark etmedim. Bisiklet yolunu ağaçlar kapattığı için orada çıplak insanların güneşlendiğini de hiç dikkatimi çekmedi. Hiç kimse beni uyarmadı da. Çıplak insanları çekiyorum diye dayak bile yiyebilirdim. O gün hakikaten pek bi neşeliydim. Kimse keyfimi bozmadığı için herkese minnettarım. Öte yandan, fotoğrafların hiçbiri kullanılabilecek durumda değil. Yine de aralarından birkaç tanesini kurtarmayı başardım.

Burayı geçtikten sonra benim mola verip kahve içtiğim yere varıyoruz. Bu hizada birkaç kafe arka arkaya geliyor. Hepsi de ağaçların arasında ve göl manzaralı. Buraya ilk kez oturduğumda fatura küsurlu bir miktar geldi. Garson, cüzdanımdaki bozuk paraları karıştırmaya başladığımı görünce “bozuk para kabul etmiyoruz” dedi (bahşiş alma yöntemi?). Ben de elimdeki en küçük kâğıt parayı verdim. 5 Dinar para üstü getirmesi gerekiyordu. En küçük kâğıt para 10 Dinar. Tabii ki para üstü falan beklemedim (getirmedi).

Dönüş yolu göle daha yakın ve diğer yola göre daha dar. Patenciler, ailece bisiklete binenler, koşanlarla, plaja ya da kafeye geçmek isteyip bisiklet yoluna kontrolsüz çıkanlarla daha sık karşılaşıyorsunuz. Bu arada, plajda güneşlenenleri de görebiliyoruz. İnsanlar ellerinde hasırları, havluları yollarda yürüyorlar plaja ulaşmak için. Bu arada çalıların dibine işeyen bir çocukla göz göze geliyorsunuz. Sonra gazetede bulmaca çözen, bir yandan birasını içen bir dedenin yanından geçiyorsunuz. Derken bir ağacın altından elbisesinin altından mayosunu giymeye uğraşan yaşlı bir teyze görüp kafanızı çeviriyorsunuz. Top oynayan çocukların sesleri geliyor kulağınıza. Sevgililer var, el ele suya giriyorlar. Ama duşun başı kalabalık, biraz beklemek gerekebilir. Üşenmeyip masasını, sandalyesini getiren yaşlılar var. Grup yapmışlar, bisikletler duvara dayalı, üstlerinde mayo, iskambil oynuyorlar.

Bir süre de böyle ilerledikten sonra yavaş yavaş çıkışa geliyoruz. Müthiş yorgunum. İşte kısa bir süreliğine yokuş aşağı giden yol burada. Yol boş! Son gücümle pedala asılıyor ve bir anda müthiş bir hız alıyorum ama yine de bir elim frende, hatta biraz sıkıyorum da. Çünkü yol dar ve meyilli.

Çıkışta durup uçan martılara bakıyor, birkaç kare çekmek istiyorum. Derken bir ses duyuyorum, “aferim” diyor. Kafamı kaldırıyorum. Yanımdaki geminin penceresinde bir adam. Fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Tamam diyor, el sallıyor, galiba biraz da utanıyor. Ben de ona el sallıyor, teşekkür ediyorum.

Evet, güzel bir gün.